| Bilimin "Rotası"Doğru Çizilmelidir...
Evreni ve içindeki varlıkları incelemenin
ve Allah'ın yaratış sanatını keşfederek insanlığa açıklamanın
yolu "bilim"dir. Dolayısıyla din, bilimi Allah'ın yaratışındaki
detaylara ulaşmada bir yol olarak benimser ve bu nedenle bilimi
teşvik eder.
Din, bilimsel araştırmaları teşvik ettiği
gibi, dinin bildirdiği gerçeklere göre yönlendirilen bilimsel
araştırmalar da çok hızlı ve kesin sonuçlar getirir. Çünkü
din, evrenin ve canlılığın nasıl var oldukları sorusuna en
doğru ve en kesin cevabı veren tek kaynaktır. Dolayısıyla
doğru bir noktadan başlanarak yapılan araştırmalar, evrenin
ve canlılığın varoluşuna ait sırları en kısa sürede, en az
emek ve enerji harcayarak açığa çıkaracaktır. Dinin yol göstermediği
bilim ise ilerleme gösteremez, kesin sonuçlara ulaşması çok
zaman alır ve hatta çoğu zaman sonuç alınması mümkün olmaz.
Bu gerçeği göremeyen, materyalist bilim adamları
tarafından yönlendirilen bilimin, özellikle son iki yüzyıldır,
ne kadar vakit kaybettiği, bu yolda yapılan çalışmaların büyük
bir kısmının heba olduğu ve harcanan trilyonlarca liranın
nasıl boşa gittiği gözler önündedir.
İşte bu nedenle, insanların kesin olarak
bilmeleri gereken bir gerçek vardır: Bilim ancak Allah'ın
sonsuz kudretini, evrendeki yaratılış delillerini araştırma
yönünde çalıştıkça doğru sonuçlara ulaşabilir. Ancak rotası
doğru çizilirse, yani doğru yönlendirilirse bilimin gerçek
amacına en kısa sürede ulaşması sağlanabilir.
Bilim yanlış yönlendirildiğinde...
Bilimsel bir sürecin ilk aşaması hipotez
belirlemedir ve bu süreç, bilim adamlarının benimsediği temel
bakış açısı ile ilgilidir. Örneğin bilim adamları, sahip oldukları
temel bakış açısı nedeniyle, "maddenin, herhangi bir bilinçli
düzenleme olmadan kendi kendini düzenleme yönünde bir eğilimi
vardır" gibi bir hipotezle yola çıkabilirler. Sonra da bu
hipotezi doğrulamak için yıllar süren araştırmalar yapabilirler.
Ama maddenin böyle bir özelliği yoktur ve dolayısıyla tüm
bu çaba başarısızlıkla sonuçlanır; ortaya çok büyük bir zaman
ve imkan kaybı çıkar. Oysa başlangıçta "maddenin, herhangi
bir bilinçli düzenleme olmadan kendi kendini düzenlemesi mümkün
değildir" fikri ile yola çıkılsa, buna dayalı bilimsel araştırmalar
çok hızlı ve verimli ilerler.
Dikkat edilirse, bu nokta, yani hipotezi
doğru belirleme noktası, bilimsel bulgulardan farklı bir kaynağı
gerektirmektedir. Bu kaynağı doğru tespit etmek ise çok önemlidir,
kaynağın yanlış belirlenmesi, bilim dünyasına, yıllar, on
yıllar, hatta asırlar kaybettirebilir. İşte bu aranan kaynak,
Allah'ın insanlara ulaştırdığı vahiydir. Çünkü Allah evrenin
ve tüm canlıların Yaratıcısı'dır ve dolayısıyla bunlar hakkındaki
en doğru, tartışmasız bilgi Allah'tan gelen bilgidir. Nitekim
Allah Kuran'da bu konular hakkında bize önemli bilgiler vermektedir.
Bunların en belirginlerini şöyle sıralayabiliriz:
- Evren, Allah tarafından yoktan var edilmiştir. Hiçbir
şey tesadüfi olaylar sonucunda veya kendiliğinden meydana
gelmemiştir. Doğada ve tüm evrende tesadüflerin oluşturduğu
bir kaos değil, bilinçli bir tasarımla yaratılan kusursuz
bir düzen bulunmaktadır.
- Üzerinde yaşadığımız Dünya gezegeninin tüm özellikleri,
insan yaşamına uygun olması için özel olarak tasarlanmıştır.
Yıldızların ve gezegenlerin hareketlerinde, yeryüzü şekillerinde,
suyun ya da atmosferin özelliklerinde, insan yaşamına imkan
sağlayan belirli bir amaç bulunmaktadır.
- Tüm canlı türleri Allah tarafından yaratılmıştır. Dahası,
bu canlıların hareketleri de Allah'tan gelen özel bir ilhamla
gerçekleşmektedir.
Bu gerçekleri temel alan bir bilim anlayışı
da hiç şüphesiz çok büyük bir başarı elde edecek, çok verimli
bir biçimde insanlığa hizmet verecektir. Nitekim tarihte bunun
açık örnekleri vardır. Müslüman bilim adamlarının dünyanın
en ileri medeniyetine öncülük ettikleri 9. ve 10. yüzyıllar,
bilimin yukarıda sayılan doğru temellere oturtulması sayesinde
mümkün olmuştur. Batı'da da, fizik, kimya, astronomi, biyoloji,
paleontoloji gibi bilim dallarının tüm öncüleri, Allah'ın
varlığına inanan ve O'nun yarattıklarını inceleme amacıyla
araştırma yapan büyük bilim adamlarıdır.
Ancak 19. yüzyılın ortalarından bu yana,
bilim dünyası bu İlahi temelden uzaklaştırılmış ve materyalist
felsefenin etkisi altına girmiştir. Materyalizm, maddenin
mutlak varlığına inanır ve Allah'ı inkar eder. Materyalizm,
bu iddialarını bilim dünyasına aşamalı bir biçimde benimsetmiş
ve 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren de bilimsel araştırmaların
önemli bir bölümü bu iddiaları desteklemeye ayrılmıştır. Ancak
bugün geriye dönüp bakıldığında, materyalizmin iddialarının
bilime sadece zaman kaybettirdiğini görürüz. Çünkü bu iddiaların
her birini ispatlayabilmek için on yıllar boyunca sayısız
bilim adamı çabalamış, ancak ortaya çıkan sonuçlar bu iddiaların
geçersizliğini göstermiştir. Bulgular, aynen Kuran'da haber
verildiği gibi; evrenin yoktan yaratıldığını, insan yaşamını
gözeten bir amaca göre tasarlandığını, canlılığın tesadüflerle
doğması ve evrimleşmesinin imkansız olduğunu ispatlamıştır.
Materyalistlerin, "Sonsuz
Evren" Saplantıları ile Bilime Kaybettirdikleri
20. yüzyılın başlarına dek bilim dünyasındaki
yaygın görüş, evrenin sonsuz boyutlara sahip olduğu, sonsuzdan
beri var olduğu ve sonsuza kadar da var olacağı şeklindeydi.
Materyalist felsefenin temelini teşkil eden bu görüş, evrenin
yaratılmış olduğunu da reddediyordu. Materyalizme inanmış
ya da bu felsefenin etkisinde kalmış olan çok sayıda bilim
adamı, söz konusu "sonsuz evren" modelini bilimsel çalışmalarına
temel olarak aldı. Astronomi ve fizik alanlarındaki tüm çalışmalar,
maddenin sonsuzdan beri var olduğu varsayımına dayandı. Kısacası
sayısız bilim adamı uzun yıllar boşa çabalayıp yoruldu. Çünkü
bilim, çok geçmeden bu efsaneleri yıktı. Yapılan hesaplar
sonucunda evrenin, "Big Bang" ismi verilen "Büyük Patlama"
ile yoktan var olduğu, yani yaratıldığı ortaya kondu.
"Evrende Tasarım Yoktur"
İddiasının Bilime Kaybettirdikleri
Materyalistler, evrende bir amaç ve tasarım
olmadığını da iddia etmişlerdir. Evrendeki tüm denge, ahenk
ve uyumun sadece tesadüflerin bir eseri olduğunu öne sürmüşlerdir.
Bu iddia da yine 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bilim
dünyasına hakim olmuş ve bilimsel çalışmalara yön vermiştir.
Örneğin, evrende bir tasarım olmadığını gösterebilmek
amacıyla, "kaos teorisi" adlı bir varsayım ortaya atılmıştır.
Bu teori uyarınca, kaosun (karmaşanın) içinden kendi kendine
düzenlilik oluşabileceği iddia edilmiş ve bu iddiayı destekleyebilmek
için sayısız bilimsel çalışma yapılmıştır. Matematiksel hesaplar,
teorik fizik çalışmaları, fiziksel deneyler ve kimyasal araştırmalar,
hep "evrenin bir kaosun ürünü olduğu nasıl gösterilebilir"
sorusuna cevap bulmak için sürdürülmüştür.
Oysa yapılan her yeni araştırma, kaos ve
tesadüf varsayımlarını biraz daha geçersiz kılmış ve evrende
çok büyük bir tasarım bulunduğunu göstermiştir. Özellikle
1960'lı yıllardan itibaren yapılan araştırmalar, evrendeki
tüm fiziksel dengelerin insan yaşamı için çok hassas bir biçimde
ayarlandığını ortaya koymaktadır.
Evrim Safsatasını Kanıtlama
Çabalarının Bilime Kaybettirdikleri
Bilimin yanlış temeller üzerine oturtulmasının
en somut örneğini, Darwin'in evrim teorisinde görmek mümkündür.
140 yıl öncesinde bilim dünyasının gündemine giren bu teori,
gerçekte tüm bilim tarihinin en büyük yanılgısını oluşturmaktadır.
Evrim teorisi, canlılığın tesadüfler sonucunda
bazı cansız maddelerin biraraya gelmeleriyle oluştuğunu iddia
eder. Aynı iddiaya göre, tesadüfen oluşan bu canlılar yine
tesadüfler sonucu evrimleşerek başka canlılara dönüşmüştür.
Bu senaryonun ispatlanması için bir buçuk asırdır çok büyük
bir çaba harcanmakta, ama bilimsel deliller hep teorinin aleyhinde
çıkmaktadır. Aksine bulunan bütün deliller evrimin asla gerçekleşmediğini,
canlıların birbirine aşamalı dönüşümünün söz konusu olmadığını,
tüm canlı türlerinin ayrı ayrı ve oldukları şekilde yaratıldıklarını
göstermektedir.
Evrimciler, tüm bu açık delillere rağmen,
evrimi ispatlamak için sayısız araştırma ve deneyler yapmakta,
sadece safsatalardan ve aldatmacalardan ibaret ciltlerce kitap
yazmakta, enstitüler kurup, konferanslar verip, televizyon
programları hazırlamaktadırlar. Gerçek olmayan bir iddia için
binlerce bilim adamının, hesapsız paranın ve imkanın heba
edilmesi insanlık için çok önemli bir kayıptır. Tüm bu zarar
yerine eğer bu imkanlar yerinde kullanılmış olsaydı, bugüne
kadar bilimde çok faydalı konularda, çok önemli adımlar atılmış,
kesin sonuçlar elde edilmiş olabilirdi.
Bazı bilim adamları ya da düşünürler, evrimin
ne denli büyük bir yanılgı olduğunu görmektedir. Örneğin Amerikalı
felsefeci Malcolm Muggeridge, bu konuda şöyle der:
Ben kendim, evrim teorisinin, geleceğin tarih
kitaplarındaki en büyük alay konularından biri olacağına ikna
oldum. Gelecek kuşaklar, bu kadar dayanaksız ve belirsiz bir
hipotezin inanılmaz bir saflıkla kabul edilmesini hayretle
karşılayacaktır.
Sonuç
Çevremizde ve içinde yaşadığımız evrende,
Yaratılış'a ait sayısız delil bulunmaktadır. Bir sivrisinekteki
hayranlık verici sistem, bir tavuskuşunun kanatlarındaki muhteşem
sanat, göz gibi karmaşık ve mükemmel bir organ ve daha milyonlarca
varlık iman eden insanlar için Allah'ın varlığının ve O'nun
üstün ilminin ve aklının delilleridir. Yaratılış gerçeğini
kabul eden bir bilim adamı da, doğayı bu gözle inceleyecek
ve yaptığı her gözlemden, düzenlediği her deneyden büyük bir
zevk alacak, yeni araştırmalar için ateşleyici güç bulacaktır.
Oysa evrim ve materyalizm gibi hurafelere
inanmak ve bunları bilime rağmen savunmaya çalışmak, psikolojik
yönden bilim adamlarını da sıkıntıya sokar. Evrendeki ahenk
ya da canlılardaki tasarım, onlar için büyük bir sıkıntı kaynağı
olur. Gördükleri apaçık delillere gözlerini kapatan bu kişilerde,
doğal olarak gerçeklere karşı umursuzluk ve buna bağlı bir
yargı bozukluğu gelişir. Hıristiyanlara seslenirken; "eğer
bir heykelin sizlere el salladığını görseniz dahi, bir mucize
ile karşı karşıya olduğunuzu sanmayın... Çok küçük bir olasılıktır,
ama belki de heykelin sağ kolundaki atomların hepsi, tesadüfen,
bir anda aynı yönde hareket etme eğilimi içine girmiş olabilirler"2
diyen ünlü evrimci Richard Dawkins, bu yargı bozukluğunun
klinik bir örneğidir.
Bilimin ilerleyebilmesi, için bu 19. yüzyıl
artıklarının bir kenara bırakılması ve özgürce düşünen ve
gördüğü gerçeği kabul etmekten çekinmeyen bilim adamları gerekmektedir.
|